Starbucks konusu okulun gündemini epeydir işgal etmiş, artık insanlara "bööğ" getirmiş olsa da bu konuyla ilgili geç kalınmış da olsa fikirlerimi paylaşmak istedim.
Öncelikle "Ama ordakiler de adidas giyiyo, nasıl sermaye karşıtlığı bu?" ya da "Eee okul dışında Starbucks'dan çıkmıyolardı, okuldaysa tepki gösteriyorlar, komik!" gibi yorumlara karşı, bu yorumları yapanlara birazcık daha derin bir bakış açısı kazandırma isteğiyle yazılmış bir yazı bu.
Etrafımdaki insanlara da çokça söylediğim gibi Starbucks'ın okulda açılmasından hoşlanmamamın bir çok nedeni var:
Öncelikle, okulda zaten çok ciddi olarak bir yer sıkıntısı var. Öğrencilerin yemek yiyebileceği, yemekhane dışında tabi, yalnızca Teras Kantin var ki, her öğrencinin maddi durumu, alım gücü farklı, ne olursa olsun fiyatlarının önceki Çarşı Kantin'deki yemek yerlerine göre daha pahalı olduğunu düşünüyorum. Öğrencilerin ucuz ve sağlıklı yemeklere erişebiliyo olması lazım değil mi, özellikle kar amacı gütmeyen, özel bir okul değilse, bir devlet okuluysa öğrencilerin yararına kararlar almasını bekliyor insan. Yemek yerleri adına kısıtlı yerlerin olduğu okulumuzda, o yerlere girecek işletmelerin daha çok sayıda öğrencinin alabileceği, daha çok öğrencinin faydalanabileceği yerler olması gerekiyor.
"Starbucks da Ortakantin'le de, İlly'le de aynı fiyata satıyor ama.." evet doğru, bu kesinlikle doğru. Bana kalırsa onların da fiyatlarının kesinlikle düşürülmesi lazım, eğer öğrencilere maddi kaygılardan daha çok önem veriyorlarsa. Ancak pratikte yine böyle olmadığını biliyoruz, çünkü fiyatlar uzun süredir şu anki olduğu çizgide ve herhangi bir tepkiyle karşılaşmadı, en azından bu şekilde bir toplu tepkiyle. Peki neden?
Çünkü bu markalar, çok uzun süredir buradalar. Ve en önemlisi bence, fiyatlarını tepkilere göre, markaların evrensellikleriyle ters orantılı olarak, düşürebilecek markalar. Starbucks bir devlet üniversitesinde açtığı şubesindeki fiyatlarını düşürebilir mi? Tabiki hayır. Zaten bana kalırsa Starbucks'a bu kadar tepki olmasının nedeni, Starbucks'ın hiçbir zaman bu pazarda ne kadar agresif ve ne kadar kar odaklı olduğunu saklamamış olması. E haliyle ana prensibi kar etmek olan bir şirketin öğrenci yararına karından vazgeçmesini beklemek hayalperestlik olur.
Açıkçası ben Starbucks küçük bir kulübede açılsaydı, İİBF'nin merdivenlerinin ordaki İlly gibi, o kadar tepki çekmeyeceğini, yine "lüks" tüketim olduğundan okulun belli bir kesmi tarafından eleştirileceğini ama bu kadar eleştiri oklarının hedefi olmayacağını düşünüyorum. Şu anda açıldığı yere (kesinlikle farazi konuşuyorum) salatacı açılsaydı yüzde 80 mutlu olabilecekken, şu anda Starbucks'dan yararlanan kesim çok daha az bir oranda.
Starbucks'a dışarıda gitmekle okulda gitmek arasında DAĞLAR kadar fark var. Dışarda alan kısıtlı mı? Hayır. Okulda alan kısıtlı mı? Evet. Okuldaki alanların çoğunluk tarafından kullanılabilir ve erişebilir kılmak çok ama çok önemli. Çoğunluk alamıyorsa, okuldaki o ürünü tüketmeye istekli grup bence "Ben alabiliyorum evet, ama alamayan insanlar daha çok benim gibi alabilenlere göre, bu nedenle almasam da olur. Öğrencilerin geneli için, bir lüks tüketim ürününden vazgeçebilirim." diyebilmeli, demeli. Tabii bunlar benim kişisel düşüncem herkes istediğini düşünmekte özgür. "Kahvem olmadan yapamıyorum, gözümü açamıyorum valla" diyen ve sadece Starbucks kahvesi tüketebilen insanlara birşey söyleyemiyorum, onların hakkıdır, tüketsinler.
Orayı "işgal" eden insanlara da tam anlamıyla katılmıyorum. Bence her ne kadar konunun temelleri siyasi görüşlere kadar inebilse de, bu eylemi yapanların birleşmesi gereken başlık bence yalnızca "okulda Starbucks'ı istememe" olmalı. "Sermayeye Hayır!", "Yemekhaneye okul kişi başı 4.20 ödüyormuş" başlıklarını da bu başlığa taşımak bence Starbucks'a karşı çıkanlara kan kaybettirir. Yalnızca tek bir konuya odaklanılmalı.
Gerçekten bu olayın başında oylama yapılsaydı, Halkla İlişkiler Ofisi bize heeer gün mail atıyor. Bu konuyla ilgili de mail atılabilirdi. O zaman isteyenler fazla olsaydı, bu tarz bir karşı çıkma, bir "işgal" olmazdı, olamazdı. Çünkü demek ki bu istenen bir şey olurdu ve bu konuda, biz karşı olanlara bir şey söylemek düşmezdi. Ben de bu yazıyı yazmazdım :)
19 Aralık 2011 Pazartesi
3 Aralık 2011 Cumartesi
"Yabancı"yı Sevmek
Ortaokul ve lise yillarimda şu sıralar okuduğumdan çok daha fazla kitap okuyordum. Kitap okuma sıklığımın ciddiyetini annemlerin Lise Giriş Sınavı zamanı bana "kitap okumayi yasaklamasi"ndan cikartabiliriz. Lise döneminde bir ara evdeki Nobel ödüllü yazarların kitaplarinin olduğu bir kitap serisine sarmıştım. Albert Camus - Yabanci o seriden ilk okuduğum kitaptı. Kitap gerçekten de kısa bi kitap ama içerik olarak çok zengin bana kalırsa. Baş karakter içinde bulunduğu dünyaya o kadar yabancı ki, ne annesinin ölümü onun için bir şey ifade ediyor ne de birini öldürmek ya da öldürmemek onun için bir fark yaratıyor. Sonunda karakter onun için hiçbir şey ifade etmeyen ve tamamen kendisinin işlediği cinayetten ötürü hapse giriyor ve kendini savunma isteğine bile yabancı kaldığindan idam ediliyor. Ama bu cinayeti işlerken gerçekten de öldürmek veya öldürmemek onun için aynı şey. O kadar uzak ki çünkü hissetmeye, o kadar "yabancı" ki. Geçen sene okuduğum Oğuz Atay - Korkuyu Beklerken'deki Mantolu Adam hikayesindeki adamla bana kalırsa birebir aynı özellikleri taşıyor "Yabancı" da. Kitapta kahramanın öldürdüğü kişi bir Arap. Kitap ırkçı düşüncelerden bağımsız olarak bir Arap'ın öldürülmesini içerdiğinden ve kitapın 'climax'i o an oldüpuğundan şarkılara konu olan bölüm de bu bölüm olmuş.Öyle ki kitaptaki karakterle ilgili yazılan "Killing an Arab" şarkısı önce The Korgis adlı 80'ler grubu tarafından yazılmış ve söylenmiş, sonra da The Cure tarafından coverlanmış. The Korgis adlı grup pişman olmuş sonradan şarkının isminden dolayı ama artik çok geçmiş tabii.
Şarkı içün : http://www.youtube.com/watch?v=SdbLqOXmJ04&sns=tw
28 Kasım 2011 Pazartesi
Don Juan'ın Gecesi
12 Kasım 2011 Cumartesi
atletizm güzel birşey, yüz metre daha güzel
Atletizm, koşu falan bana çok sıkıcı gelirdi taaaki Usain Bolt'un konusu bizim evde geçmeye başlayana kadar. Geçen sene kardeşimin 100 metre koşuya başlamasıyla benim de ilgim arttı açıkçası atletizme. Sonra tabi herkesin bildiği ismi, Usainn Bolt'u takip etmeye başladık Bora'yla. Önce 2008'de 100 metreyle 9,72 saniyede rekor kırmış, bir sene sonra ise yine aynı mesafeyi bu sefer 9,58 saniye ile kırmış. Sporcular, özellikle atletizmciler bana hep çok ciddi gibi gelmiştir, bu nedenle ben Usain Bolt'un rekoru kırdıktan sonra 9.58 partileri düzenlediğini duyunca epey bir gülmüştüm.
Bu arada dünyada 100 metreyi 10 saniyenin altında koşabilen ilk beyaz atlet varmış, o da Christophe Lamatre diye bir Fransız atletmiş. 9.98 saniyede koşmuş 100 metreyi. Çok ilginç ama anatomik olarak beklenir bişey gibi geldi bana bu.
Bu arada atletizm yarışlarında en karizma yarışın da 100 metre olduğunu söylemeliyim. En çok onlar ilgi çekiyor. Kardeşim 100 metreci olduğu için de öyle buluyor olabilirim haha.
Bu arada dünyada 100 metreyi 10 saniyenin altında koşabilen ilk beyaz atlet varmış, o da Christophe Lamatre diye bir Fransız atletmiş. 9.98 saniyede koşmuş 100 metreyi. Çok ilginç ama anatomik olarak beklenir bişey gibi geldi bana bu.
Bu arada atletizm yarışlarında en karizma yarışın da 100 metre olduğunu söylemeliyim. En çok onlar ilgi çekiyor. Kardeşim 100 metreci olduğu için de öyle buluyor olabilirim haha.
9 Kasım 2011 Çarşamba
günübirlik bayram gezmecesi
Bu bayramda tabiki de her bayram olduğu gibi tembelliğimize yenik düştük ve evde ailecek pinekleme suretiyle günlerimizi yedik. Bayram çikolatalarına yumulmak başlıca aktivitelerimizden biriydi. Bir günü de günübirlik bir geziye ayırmaya karar verdik. Açıkçası benim çok da bilmediğim Bolu'ya yakın Yedigöller'e gittik.
Yedigöller, isminden de anlaşılacağı gibi yedi gölden oluşuyor.Acaaaip güzel ve doğal bir ormanda buluyorsunuz kendinizi. Benim kötü rehberliğim ve yol anlatımımdaki başarısızlık sebebiyle kaybola kaybola yaklaşık 5 saatte gitsek de gerçekten oradaki doğa buna değdi.
Gitmeden önce İzmit yakınlarındaki Berceste diye bir dinlenme tesisinde durduk ve gerçekten berbattı. Kesinlikle gitmeyin şeklindeki yorumlarımı foursquare üzerinden de mekanı haklı bir karalama isteğimle yayınladım zaten. "Mükemmel, efsane bir kahvaltı. Uğramadan geçmeyin" diye bize bin kez söylenmişti en az. Biz de bayaa baya aç bir şekilde gittik oraya ama kahvaltılıklar fena olmasa da sucuk resmen çiğdi. Çok ayrıntıya girdim belki ama olsun bunlar önemli, hımhım.
Sonra oradan çıktık ve Yedigöller'e gittik. Yedigöller genel olarak çok yoğun değildi, bayramlardaki ortak, gezmelik alanların tıkış pıkışlığı yoktu. Ancak yemek biraz sorundu, çünkü herkes kendi etini getirmişti. Ortak kullanılabilecek ocaklar yapmışlardı, herkes onun başında etini pişiriyordu. Kurban kesme, etrafta koşan danalar falan öyle bir ortam yoktu, gayet sakindi. Altıncı ve yedinci gölün olduğu yerde bir restorant vardı, biz de orada bir şeyler yedik ama zayıf bir yemekti genel olarak. Köfte ekmek ve sucuk ekmek vardı ve çok temiz değildi. Günübirlik gelmeyi tercih etmeyenler için kalınabilecek küçük küçük villamsı evler vardı ve dışarıdan epey şirin görünüyolardı. Sonuç olarak "İstanbul'a yakın bir yere kaçmak istiyorum" diyen herkese öneririm. Yemekler biraz yetersiz olsa da gerçekten gördüğümüz doğa yolun uzunluğuna ve yemeklerin yetersizliğine değerdi.
Yedigöller, isminden de anlaşılacağı gibi yedi gölden oluşuyor.Acaaaip güzel ve doğal bir ormanda buluyorsunuz kendinizi. Benim kötü rehberliğim ve yol anlatımımdaki başarısızlık sebebiyle kaybola kaybola yaklaşık 5 saatte gitsek de gerçekten oradaki doğa buna değdi.
Gitmeden önce İzmit yakınlarındaki Berceste diye bir dinlenme tesisinde durduk ve gerçekten berbattı. Kesinlikle gitmeyin şeklindeki yorumlarımı foursquare üzerinden de mekanı haklı bir karalama isteğimle yayınladım zaten. "Mükemmel, efsane bir kahvaltı. Uğramadan geçmeyin" diye bize bin kez söylenmişti en az. Biz de bayaa baya aç bir şekilde gittik oraya ama kahvaltılıklar fena olmasa da sucuk resmen çiğdi. Çok ayrıntıya girdim belki ama olsun bunlar önemli, hımhım.
Sonra oradan çıktık ve Yedigöller'e gittik. Yedigöller genel olarak çok yoğun değildi, bayramlardaki ortak, gezmelik alanların tıkış pıkışlığı yoktu. Ancak yemek biraz sorundu, çünkü herkes kendi etini getirmişti. Ortak kullanılabilecek ocaklar yapmışlardı, herkes onun başında etini pişiriyordu. Kurban kesme, etrafta koşan danalar falan öyle bir ortam yoktu, gayet sakindi. Altıncı ve yedinci gölün olduğu yerde bir restorant vardı, biz de orada bir şeyler yedik ama zayıf bir yemekti genel olarak. Köfte ekmek ve sucuk ekmek vardı ve çok temiz değildi. Günübirlik gelmeyi tercih etmeyenler için kalınabilecek küçük küçük villamsı evler vardı ve dışarıdan epey şirin görünüyolardı. Sonuç olarak "İstanbul'a yakın bir yere kaçmak istiyorum" diyen herkese öneririm. Yemekler biraz yetersiz olsa da gerçekten gördüğümüz doğa yolun uzunluğuna ve yemeklerin yetersizliğine değerdi.
26 Ekim 2011 Çarşamba
hoşgeldiim, bunu okuyorsanız siz de hoşgeldiniiiiz
Klasik okula misafir olarak gelen ünlüye sorulan sorudur: "Neden müzik?"
Neden blog?
Bir süredir ardarda blog açan insanlara özeniyorum. Yazdıklarını okuyorum ve okumaktan ciddi olarak çok keyif alıyorum.
Ben kimim, neciyim, ne yaparım?
Ben Boğaziçi Üniversitesi'nde okuyan sıradan bir öğrenciyim. Öğrencilik en en güzel dönemdir derler ya onun tadını çıkarmaya çalışırım. Hoşuma giden şeyleri yaparım, hoşuma gitmiyorsa yapmam. Şımarığım, cıvığım ve gevezeyim. İkinci dönem Erasmus'a Berlin'e gidiyorum. Aslında bu blogu açmamın bir nedeni de beni orada yaşadıklarımı ve gördüklerimi yazıya dökmeme itecek olması. Tabii bu yalnızca bir nedeni, kendimi ifade etmek istemem ve bunu ne kadar iyi veya kötü şekilde başarabileceğimi görecek olmam beni asıl heyecanlandıran şey. Bakalım nası oluciik, nımnım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




