28 Kasım 2011 Pazartesi

Don Juan'ın Gecesi



Geçen haftadır yaklaşık bir 3873289 yıldır yapmadığımız bir aktivite olan tiyatroya gitmece aktivitesini biraz da Bora'ya ödev vermeleri dolayısıyla gerçekleştirdik. Valla her zaman Haluk Bilginer'i bir ekstra sevmişimdir, özellikle o "Tatlı Hayat" dizisi zamanları kendisine olan sevgim zirveye ulaşmıştır. Çok zeki böyle hatta biraz da muzip bir ifadesi var bence o adamın, ki acaip de başarılı biri bana kalırsa. Ne bileyim yolda görsem falan gidip sarılırım gibi geliyo bazen haha. Neyse iştee, beraber Bora'yla onun "Don Juan'ın Gecesi" oyununa gittik. Açıkçası oyunun hikayesine o kadar da bayılmadık Bora'yla. Hatta sonunda bir bölümünü pek anlayamadık, çünkü en önemli bölüm olan bölüm o kadar kısa bir sahneydi ki, bizim gibi azıcık arkada olanlar da eminim anlamamıştır. Haluk Bilginer'in oyunculuğuna diyecek bir şey yok tabiki de, çok klişe olsa da hakkaten de sahnede devleşen biri bence. Diğer ana karakterler de çok başarılıydı, oyunculuk çok iyiydi yani genel olarak. Zaten Oyun Atolyesi'nden de bu beklenirdi. Ama açıkçası hikaye çok sarmadı beni, en önemli bölümü kaçırdığımızdan olabilir haha. Bundan önce de Testesteron'a gitmiştik, o da hafif bel altı 18+ bir oyundu; ama baya hoşuma gitmişti. Şu an çok hatırlayamıyorum gerçi 2 sene olmuştur gideli. Anladığım kadarıyla tekrardan oynanacak o oyun, ilgileniyorsanız, hafif komedi sevenlere öneririm. Bundan sonra da Dot "Öksüzler"'e gitmek amacım. Çok çarpıcıymış, gidenler çok sarsılıyormuş falan, "Tiyatroyu sıkıcı sanıyorduk, bu inanılmaz yaa" diyen baya bir insan gördüm. Bakalım deniciiim.
                                

12 Kasım 2011 Cumartesi

atletizm güzel birşey, yüz metre daha güzel

Atletizm, koşu falan bana çok sıkıcı gelirdi taaaki  Usain Bolt'un konusu bizim evde geçmeye başlayana kadar. Geçen sene kardeşimin 100 metre koşuya başlamasıyla benim de ilgim arttı açıkçası atletizme. Sonra tabi herkesin bildiği ismi, Usainn Bolt'u takip etmeye başladık Bora'yla. Önce 2008'de 100 metreyle 9,72 saniyede rekor kırmış, bir sene sonra ise yine aynı mesafeyi bu sefer 9,58 saniye ile kırmış. Sporcular, özellikle atletizmciler bana hep çok ciddi gibi gelmiştir, bu nedenle ben Usain Bolt'un rekoru kırdıktan sonra 9.58 partileri düzenlediğini duyunca epey bir gülmüştüm.

Bu arada dünyada 100 metreyi 10 saniyenin altında koşabilen ilk beyaz atlet varmış, o da Christophe Lamatre diye bir Fransız atletmiş. 9.98 saniyede koşmuş 100 metreyi. Çok ilginç ama anatomik olarak beklenir bişey gibi geldi bana bu.

Bu arada atletizm yarışlarında en karizma yarışın da 100 metre olduğunu söylemeliyim. En çok onlar ilgi çekiyor. Kardeşim 100 metreci olduğu için de öyle buluyor olabilirim haha.

9 Kasım 2011 Çarşamba

günübirlik bayram gezmecesi

Bu bayramda tabiki de her bayram olduğu gibi tembelliğimize yenik düştük ve evde ailecek pinekleme suretiyle günlerimizi yedik. Bayram çikolatalarına yumulmak başlıca aktivitelerimizden biriydi. Bir günü de günübirlik bir geziye ayırmaya karar verdik. Açıkçası benim çok da bilmediğim Bolu'ya yakın Yedigöller'e gittik.

Yedigöller, isminden de anlaşılacağı gibi yedi gölden oluşuyor.Acaaaip güzel ve doğal bir ormanda buluyorsunuz kendinizi. Benim kötü rehberliğim ve yol anlatımımdaki başarısızlık sebebiyle kaybola kaybola yaklaşık 5 saatte gitsek de gerçekten oradaki doğa buna değdi.

Gitmeden önce İzmit yakınlarındaki Berceste diye bir dinlenme tesisinde durduk ve gerçekten berbattı. Kesinlikle gitmeyin şeklindeki yorumlarımı foursquare üzerinden de mekanı haklı bir karalama isteğimle yayınladım zaten. "Mükemmel, efsane bir kahvaltı. Uğramadan geçmeyin" diye bize bin kez söylenmişti en az. Biz de bayaa baya aç bir şekilde gittik oraya ama kahvaltılıklar fena olmasa da sucuk resmen çiğdi. Çok ayrıntıya girdim belki ama olsun bunlar önemli, hımhım.


Sonra oradan çıktık ve Yedigöller'e gittik. Yedigöller genel olarak çok yoğun değildi, bayramlardaki ortak, gezmelik alanların tıkış pıkışlığı yoktu. Ancak yemek biraz sorundu, çünkü herkes kendi etini getirmişti. Ortak kullanılabilecek ocaklar yapmışlardı, herkes onun başında etini pişiriyordu. Kurban kesme, etrafta koşan danalar falan öyle bir ortam yoktu, gayet sakindi. Altıncı ve yedinci gölün olduğu yerde bir restorant vardı, biz de orada bir şeyler yedik ama zayıf bir yemekti genel olarak. Köfte ekmek ve sucuk ekmek vardı ve çok temiz değildi. Günübirlik gelmeyi tercih etmeyenler için kalınabilecek küçük küçük villamsı evler vardı ve dışarıdan epey şirin görünüyolardı. Sonuç olarak "İstanbul'a yakın bir yere kaçmak istiyorum" diyen herkese öneririm. Yemekler biraz yetersiz olsa da gerçekten gördüğümüz doğa yolun uzunluğuna ve yemeklerin yetersizliğine değerdi.